Merhaba arkadaşlar. Bugün siz değerli okuyucularıma Nokia N97 ile Youtube.com adresine nasıl gireceğinizden bahsedeceğim. Malumunuz N97 içerisinde Youtube eklentisi mevcut. Fakat ülkemizde Youtube.com adresi yasaklı olduğu için N97 sahipleri malesef ki bu eklentiyi kullanamamaktalar. Youtube internet sayfasına girmek için kullanılan yöntemlerin en başında DNS değiştirmek gelir. Aynen bilgisayarınızda olduğu gibi N97 telefonunuzda da DNS [...]
Merhaba arkadaşlar. Geçen gün Adnan arkadaşım TV’de bir firmanın reklamını gördüğünü ve internet sitesine hemen girdiğini söyledi. Açıkcası giremediğini desek daha güzel olur.
Neden mi ? Çünkü firmanın internet sayfası virüslü..!
Evet yanlış duymadınız arkadaşlar. En azından sizin bilgisayarlarınız temiz kalsın. Ayrıca firmanın ismini veripte adamları kötülemek istemiyorum. Belki sesimizi duyarlarda webmaster arkadaşlarını uyarırlar gerçi yazıyı bitirir bitirmez adamlara bir mail atıp uyaracağım.. Neyse dönelim konumuza…
Düşünün ki televizyon izliyorsunuz ve bir reklam karşınıza geldi. Reklamı beğendiniz tamda ihtiyacınız olan şey hemen firmanın internet sayfasını tuşlamaya başladınız… Firmanın internet sayfasına girdiğinizde (eğer virüs programınız yok yada güncel değilse) çatır çatır bilgisayarınıza zararlı virüs yerleşiyor…
Bu reklamı sadece siz izlemiyorsunuz binerce belki de yüzbinlerce insan aynı anda bu kanalda çıkan reklamı izliyor. Sonuç ortada yüzbinlerce bilgisayara bir anda virüs bulaşıyor…
Resmin ne kadar ürkütücü olduğunu görüyoruz. Birde şu açıdan bakalım sizin bilgisayarınız bir network’e bağlıysa çatır çatır diğer bilgisayarlarada bulaşmakta birkaç dakika içerisinde yüzbinlerce insan bu virüsten zarar görüyor. Eğer güncel bir virüs programınız varsa şanslı olanlar arasındasınız…
Yahu iyi güzelde anlamadığım birşey var…
Firma koskocaman bir firma belki binlerce çalışanı var. Böyle bir firmanın internet sayfasında nasıl virüs olur ? Hadi oldu hiçkimse farkına varmaz mı ?
Malesef ki varmıyor. Geçenlerde ODP’de görev yaptığım kategorilerden birisinde aynı duruma rastladım. Yuhh diyesim geldi içimden koskocaman distribütör aynı zamanda Türkiye’nin en büyük firmalarından birisi. Birde bilgisayar firması bir bilgisayar firmasının internet sayfasında da virüs olur mu ? Olur bal gibide oluyor…
Sonrada birileri kalkıp diyor ya..
“Ben virüs programı kullanmıyorum. Gerek yok zaten zararlı sitelerle işim olmaz”
Yuhh diyorum artık. Gözlerine soka soka anlatmaya devam edeceğim. Ne kadar iyi bir kullanıcı olsanızda ne kadar bilinçli bir kullanıcı olsanızda yinede zararlı sizi gelip bulur. Yada kendi ellerinizle bilgisayarınıza bulaştırabilirsiniz..!
Siz siz olun..
Firewall
Anti Keylogger
Virüs programı
3′lüsünden vazgeçmeyin…
Merhaba arkadaşlar fırsat buldukça sizlere veri güvenliği ve verilerinizi yedekleme hakkında sürekli bilgi vermeye çalışıyorum. Özelliklede bilgisayar arızalarında karşımıza çıkan en büyük problem verilerin kaybolmasıdır. Veri yedeklemenin farklı yöntemleri var. CD – DVD, Disk, Flash Disk gibi fiziksel olarak yedekleme türleri ve sistemleri mevcut bunlara alternatif olarak internet üzerinde veri yedeklemekten bahsedeceğim.
Bu tip yedeklemede ftp hesabınızdan bahsetmiyorum. Gerçi herkezin bir ftp hesabıda yok. Ama herkezin bir dropbox hesabı olabilir. Üstelik ücretsiz…
Dropbox kurulum ve kullanımı :
Dropbox ufak bir yazılım sayesinde bilgisayarınızdaki verileri internetten sanal bir yedekleme olarak interneteki alanınıza kayıt ediyor. Yani dropbox yazılımını bilgisayarımıza kuruyor ve bilgisayarımızdaki verileri internete gönderebiliyoruz. Sadece bununla kalmıyor. Dropbox kurulduğu zaman bilgisayarınızın simgelerinde yer alıyor. Bu simgeyi çift tıkladığımızda ayarlarını yapabilmekte internetteki alanımızıda görebilmekteyiz. Üstelik üye olan herkeze 2GB alan veriyor. Gelin beraberce bakalım bu işi nasıl yapacağız ?
Öncelikle dropbox yazılımını indiriyoruz. (14Mb) İndirdiğimiz yazılımı bilgisayarımıza kuruyoruz. Kurulum sırasında bizden kayıt olmamızı istiyor. E-mail ve gerekli bilgileri doldurduktan sonra kurulum tamamlanıyor. Bilgisayarımıza kurduğumuz zaman sağ alt köşedeki simgelerimizin yanına dropbox simgesi geliyor. Simgeyi çift tıkladığımızda
C:\Users\Kullanıc\Documents\My Dropbox Klasörü açılıyor.
Bu klasör içerisine hangi dosyayı atarsanız atın internet üzerinden açılan hesabınıza otomatik olarak verilerinizi yedekliyor.
Aslında güzel düşünülmüş bir uygulama verilerinizi CD / DVD gibi fiziksel olarak yedekleyebilirsiniz yada taşınılabilir diskler ama bu tip aletlerin bozulma riskide cabası. Her zaman söylerim mutlaka 2 yedek alın diye.
Eğer yedeklerinizi aldığınız CD – DVD – HDD – Flash disk gibi aletlerin bozulma riskinide göze almak istemiyorsanız bu tip bir yedekleme sistemiyle rahat edebilirsiniz. Bu yedeklemenin tek riski şifrenizi unutmak olabilir. (Hackerler hariç o zaten her zaman bir risktir.) eğer böyle bir sorun olursa yani şifrenizi unutursanız zaten kayıtlı olan e-mail adresinize şifremi unuttum yaparak yeni bir şifre alabilirsiniz. Ayrıca programı kullanırken sizden şifre felan istemiyor. Arka planda pc nizi hiç kastırmadan rahat bir şekilde çalışabilmekte. Şöyle bir soru aklınıza gelebilir …
İnternet bağlantımı meşgul etmez mi ?
Elbetteki internet bağlantınızın bir kısmını kullanacaktır. Sonuçta verilerinizi internete yedekliyorsunuz. Fakat korkmanıza gerek yok. Programın simgesini sağ tıkladığımız zaman açılan pencereden Preferences (ayarlar) tıklayıp karşımıza gelen pencerede Network sekmesini tıkladığımız zaman upload ve download veri hızlarını limitleyebildiğimizi görebilirsiniz.
Benim acelem yok bilgisayarım saatlerce internette 1 kb ayarlarsınız upload da download da 1 kb ile sınırlanmış olur 3-5 saatte yedekleme tamamlanır. Yada iyi bir internet bağlantınız vardır yazarsınız oraya 1024 diye anında verileriniz yedeklenir
Bunun yanında yine simgemizi sağ tıkladığınızda açılan pencerede.
1. Yedekleme klasörümüzü açabilirsiniz.
Resimde gördüğünüz gibi 1 ‘i tıkladığınız zaman klasörümüz açılıyor. Yukarıda da söylediğim gibi bu klasöre attığımız tüm veriler internetteki alanımıza kayıt edilmekte.
2. Kullandığınız alanınızı görebilir.
2GB lık ücretsiz kullanacak olduğunuz alanınızda ne kadar boş yer kaldığını görebilmektesiniz.
3. Son yapılan yüklemeleri veya değişiklikleri görebilirsiniz.
Yapılan son değişklikler aslında iyi düşünülmüş bir seçenek. Ben en çok bu kısmı kullanıyorum hangi verilerinizin gittiğini görebilmektesiniz. Tüm yaptığınız değişiklikler tek bir tıkla önünüze geliyor.
4. Forumlara ulaşabilirsiniz.
Destek forumlara bağlanıyor. Malesef ki Türkçe dil desteği yok. İngilizcesi olanlar için iyi bir yardım kaynağı diyebilirim.
5. Alanınızı artırabilirsiniz.
Programı kurduğumuz zaman oluşan yedekleme alanımız 2 GB ile sınırlandırılmış. Eğer ki bu alanı artırmak isterseniz ek bir ücret ödemeniz gerekiyor. 2 GB ‘da bazı şeyler için yeterli bir alan fakat iyi bir yedekleme isterseniz mesela 50GB gibi bir alan aylık 9,99$ ödediğinizde tamamiyle sizin oluyor. Yada yıllık 99,oo USD ödeyerek 50 GB lık alanınızı paşalar gibi kullanabilirsiniz.
6. Özellikleri görüntüleyebiliriz. (Ayarlar)
Biraz önce bu seçenekten bahsetmiştim. Klasörünüzün yerini ayarlayabilir, internet limitlerini ayarlayabilir yada proxy ayarlarınızı girebilirsiniz.
Son olarak Web arayüzünden bahsetmek istiyorum.
Yine simgemizi sağ tıklayıp alanımızı ne kadar kullandığımızı gördüğümüz yere tıkladığımızda tarayıcımızda dropbox hesabımızı açıyor. Hesabımızın arayüzü webde daha ayrıntılı. Bu bölümde hesap ayarlarınızı yapabilir, paylaşım klasörü oluşturup arkadaşlarınızla dosyalarınızı paylaşabilir, resimlerinizi görebilir, son değişikliklere göz atabilir, alanınıza gönderdiğiniz verileri ayrıntılı olarak inceleyebilirsiniz.
Burada dikkatimi çeken aklınıza gelebilecek hertürlü şeyi yapabildiğimizdir. Bir yedekleme diskinden bekleyemeyeceğimiz şeyleri burada yapma imkanına sahibiz. Ayrıca tebrik etmek lazım. Aynen bir fiziksel disk gibi önümüzde veistediğimiz gibi silebilir, kopyalayabilir, paylaşabilir ve hatta görüntüleyebiliriz.
Umarım memnun kalırsınız.
Dropbox programını yüklemek ve ücretsiz 2gb alan hesabı açmak için buradan buyrun.
Yalnız internet bağlantınız kotalı ise tavsiye etmiyorum..! Bunu açıkca söyleyeyim sonra içine MP3 leri atıp ay sonunda “Aaaaaa kotamı aşmışım” demeyin
Gerçi 1Kb limit koyarsınız 3 haftada gider ayrı mesele
![]()
Açıkcası bu yazıyı yazmamın sebebi ortaya çıkan tartışmalardan rahatsız olmamdır. Bunu ilk başta belirtmek isterim. Ne istediğimizi aslında bilmiyoruz. Ortaya çıkan tartışmaların en başında bu geliyor. Öncelikle şu kavramı kafamıza sokmamız lazım.
Blogger kimdir ?
Hemen hemen herkes ben bloggerim diyebilir. Hiç kimsenin kalkıpta “Sen blogger değilsin” demeye hakkının olmadığını düşünmekteyim. Çünkü bloggerlik için bir kavram yok , bir sınırlama yada kriterler antlaşmasıda yazılmamış. Bloggerlik kavramı son yıllarda ortaya çıkan kimine göre şöyle kimine göre böyle diye sağa sola çekilen bir nitelik.
Nitelik diyorum çünkü insanlar artık “Ben bloggerim” demeye başladı. Öncelikle kendi düşüncelerimle blogger kavramına azıcık da olsa değinmek isterim.
Bloggerliği çok geniş bir kavram içerisine soktuğumu görmüşsünüzdür. Çünkü bunun bir kriteri yok. Blogger olmak için sadece yazmak yeterli. Diğer ülkelere baktığımızda özelliklede Amerika gibi yerlerde bloggerlik bu tip kavramlardan çıkmış hatta bir iş olmaya bile başlamış. Fakat ülkemizde yeni ve daha ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir kavram. Bu kadar yeni olmasının eski bloggerleri bir kenara attığımızı da göstermez. Yıllardır blog yazan arkadaşlarımız var belki 10 larca değil. Fakat Onlar blogger olarak yıllardan beri yazıyor, ne duruşları değişti nede kavramları. Aslında blogger kavramını belirli nitelikler arasına sokacaksak bunu o arkadaşlara sormamız gerekiyor.
Gelelim blogger arkadaşlarımızın rahatsızlığına…
Son zamanlarda markaların blogların üstüne düşmeye başladığını gördük hatta şahit olduk. Şimdilerde öncü olan birkaç marka sayesinde blogger arkadaşlar yavaş yavaş ön planlara doğru çıktılar. Bunun yanında medya… Tabiki sadece markalar değil, medya sayesinde de blogger arkadaşları tanıma fırsatları doğdu. Şimdilerde ise gerek görsel gereksede yazılı medya bloggerler hakkında haber yapıyor yazı yazıyor hatta sosyal platformlara davet ediyorlar.
Aslında hem medya hemde markalar için bloggerler bununmaz bir nimet…
Neden mi ? Çünkü markaların reklama ihtiyaçları var. En uygun maliyetle en fazla kişiye ulaşabilmeleri için bloggerler biçilmiş kaftan. Şöyle bir düşünün…
Markanız için 10 tane blogger ayarladınız herbirinin minimum 100bin kişiye hitap ediyor. Toplamda 1miyon insana çok hızlı ve net bir şekilde reklamınızı yapabiliyorsunuz. Peki bunu Gazete yada TV ile yapmaya kalksaydınız ? Kaç kişi o yazıyla ilgilenecekti ? Yada kaç kişi o ilana bakacaktı ? Maliyeti ne olacaktı ?
İşte asıl mesele burada…
Birde bloggerler tarafından bakalım. Bildiğim kadarıyla ülkemizde markaların reklamlarını yapmak için bizzat para alan blogger yok ? Yada en azından ben almıyorum
Aslında bazı ülkelerde para alanları var biz henüz o aşamaya gelmedik
Hediyeler alıyoruz, tatil yapıyoruz, ürünlere sahip oluyoruz tabi bunun yanında diğer bloggerlerle paslaşarak hitap kitlemizi artırıyoruz. Bu extra olarak kullanıcı sayısında artışı beraberinde reklam gelirlerini getiriyor. Tabi ego tatmini ve diğer iğreç şeylerden bahsetmiyorum
Ayrı mesele…
Bu durumun iyi yanlarıda olabilir, kötü taraflarıda sayılabilir. Önemli olan şudur ki bir marka’nın iyi tarafınıda kötü tarafınıda bakmak gerektiği. Yani objektif bakabilmek. Peki kaç kişi bir markaya objektif bakabiliyor ki ?
Durum sadece objektif olmakla bitmiyor. Bunun yanında eleştiri yaparkende yıkıcı değil yapıcı olmayı gerektirir. Etik olanda budur zaten. Eğer bir yazınızda bir marka ile ilgili tanıtım yapıyorsak bunu objektif olarak yazıp varsa eleştirilerimiz yıkıcı değil yapıcı olmaya özen göstermeliyiz.
Düşünsenize büyük bir firmasınız ve böyle bir projeye adım attınız adamın bir tanesi blogunda vermiş veriştirmiş… “Ulen herife hediye verdik o kadar yedirdik içirdik adamın yaptığına bak” Demezler mi ? Aslında blogger arkadaşların buna takılmaması gerekir. Çünkü benim bildiğim blogger istediği gibi yazar. Yalnızca yazarken aklında şunu bulundurması gerekir.
Kötü eleştiri yapacaksa yıkıcı değil yapıcı…
İyi eleştiri yapacaksa yalakalık değil öneri…
Çünkü biz bloggerleri yüzbinlerce insan takip ediyor. Bunlardan birçoğuda yazılı ve görsel medyadan daha fazla bloggerlere inanıyor, güveniliyor. Eğer ki dozajı kaçırırsak sadece yazıyı yazanlar değil diğer bloggerlerde zarar görecektir.
Güven sadece sizin blogunuza değil tüm bloglara olan güvendir..!
Duruma birde okuyucu tarafından bakalım… Düşünün, birde kendinizi okuyucularınızın yerine koyun sadece yazıp çizip atacak değil. Okuyan ve inanan kesimden bakalım…
İnsanların güvenini kazanmak zordur. Güveni tek bir yazıyla kaybedebilirken 1000 tane yazıyla belki ancak sağlayabilirsiniz..!
Şimdi bakıyorumda millet orada burada tartışıyor. Birileride onları okuyor. Mesela Şöyle düşünün. Siz Türkiye’nin en büyük kullanıcı kitlesine sahip tvlerde program sunan veya tanınan bir şahsiyetsiniz. Kalkıpta X firmasının ürününü alıp göklere çıkarttınız sonra X firmasının rezil rüsva bir ürünü olduğunu gördünüz yinede eleştiri yapmadınız sonra ? Sonrasını söyleyeyim İNEK ŞABAN olursunuz..!
Hatırlarsanız rahmetli Kemal Sunal’ın bir filmi vardı. Reklam yıldızı olmuştu o filmde uyduruk kıytırık markaların reklamını yapıyordu tabi akabinde sevilen bir insan olduğu için insanlar o markaları aldı kullandı sonra ellerinde patladı… Olan bizim İNEK ŞABAN’A oldu… Senaryo aynı durum aynı…
Yada durumu tersine çevirelim. Siz firmayı yerden yere vurdunuz fakat firma çok kaliteli ve düzgün bir iş yapıyor sonra ne olacak ? Okuyucularınızın gözünde o markanın alacağı durumu düşünsenize ? Hem adam sizi yedirecek gezdirecek yada hediyeler verecek sizde markasının karizmasını bir kalemde dağıtacaksınız… Ne insanlığa sığar nede ahlaka..!
Bloggerler söylediğim gibi son zamanlarda markalar tarafından keşfediliyor ve ortak işler yapılıyor. Önemli olan objektif olmak ve doğruyu yazmak…
Peki ben ne yapıyorum ? Hediye mi geldi gelsin alırım incelerim eğer ki eleştiri yapacaksam bunu ilk önce firmaya bidiririm. Firma hakkında yapıcı eleştiri yaparım. Baktım çok dandik bir ürün geri gönderirim. “Yok kardeşim ben bunu yazmam” Yada firmanı yalaksı olacağımı düşünürsem aman benden uzak dursun..!
Gerçi işin içine para girince insanların ne yapacağı belli olmuyor buda ayrı bir mesele…
Peki neden tartılşıyoruz ? İşte anlamadığım meselede burada ortada hiçbir kritere sahip olmayan bir nitelik yada sıfat olan bloggerlik kavramına kalkıpda bir kalıba yerleştirip sonrada yorumlamak açıkcası bana pek doğru gelmiyor.
Blogger istediğini yazar istediğini çizer.
Çizeceksek adam gibi eleştiri yapalım adamlara yapıcı eleştirilerde bulunalım. Eğer ki dozu fazlaysa markaya benden uzak dur kardeşim ürününü beğenmiyorum… Yada öveceksem adam gibi iş beklerim bknz:Zemana ürününe güveniyorsa zaten markada rahattır bloggerde rahattır… Blogger ne yazacağını iyi bilir. Marka ise kimi seçeceğini ürünün kalitesiyle, bloggerin kalitesiyle belirler. Şurasıda bir kesinliktir ki Toshiba bana gelipte bizim X modeli ürünümüzü al sana hediye incele demez. Niye desin ki 100bin – 150bin kadar hit alan birisiyim hitap ettiğim kitle ortada… Haa yazım tarzımı beğeniyordur yorumlarımı seviyordur ayrı mesele istisnai bir durum…
Son olarak şunu söylemek isterim. Birbirimize’de objektif bakalım. Çizeceksek adam gibi yazacaksak yalanmadan…
NOT: Bu yazımı diğer blogger arkadaşlara paslamak isterim. İsteyen varsa buradan düzenleme yaparak mimleyebilirim.
“yalnızlıktan da kurtulup yalnız kalmak isterim”
“yanımda olduğun zaman her zamankinden yalnızım”
“saadetin ıstırap çekmek olduğunu ben keşfettim”
“ölümüm herkesinkinden başka türlü olacak,
bunu allahım gibi aşikar biliyorum,
kim ne derse desin biliyorum içime gün gibi doğuyor,
on bir gün aç ve sususz gözlerinin içine bakacağım,
on ikinci gün jiletle damarlarımı keseceğim.”
Buna bayılıyorum. Albümü var, satılıyor alabilirsiniz.
kaptan 1
eflatun gözlerin olduğunu bilmiyordum
gece yarısını yaşamaktan yorgunum
ayazın avucunda unutmuştun ellerini
önünden geçtiğim halde beni tanımadın
ben değiştim biliyorum hem sakal bıraktım
şiirlerim külrengi kumrular gibi uçuyorlar
bakır çalığı göklere katiyen tahammülüm yok
hele paris’in gökleri aklımı başımdan alıyor
bana seni senden evvelki poitiers’li kızı hatırlatıyor
ayazın avucunda unutmuştun ellerini
karanlığın arkasında kıvılcım gözlü xxxxxxlar
gölgelerine yaslanmış evliya gibi bekliyorlar
ışıklar kırmızı yandığı zaman duracaksın
ben değiştim biliyorum hem sakal bıraktım
soğuk gözlerinde buğulanmıştı ölsen tanıyamazdın
hatta ricardo bile hani vatansız ricardo
burnumun dibinden geçti geçen gün beni tanıyamadı
oysa au vieux châtelet’de akşam sabah beraberdik
üçümüz viyana kahvesi ve sıcak rom içerdik
üstelik o krapfen severdi güzel olurmuş rivayet
neden ve nasıl sevdiğini anlayamadım gitti
yalnızlıktan da kurtulup yalnız kalmak isterim
montmartre metrosu civarında seni gözden kaybettim
o zenci yine arkanda mıydı hiç dikkat etmedim
ağzında yoksul bir ıslık ıslak bir cıgara gibi
sidney bichet’nin caz havalarını çiğneyip tüküren
o saklasın varsın seni sevdiğini biliyorum ben
yüzünün renginden geliyor bütün üzüntüsü
bir gazete aldım ama evde okuyacağım
kahvelerden birine girip bir grog ısmarlasam
seni öldürmek için çareler tasarlasam
sükût bembeyaz buz tutsa bıyıklarımda
mağrur bir totem gibi sussam konuşmasam
ve türküm kaybolsa sessizliğin hırçın türküsü
ve ben unutulsam yazdığım şiirler
senin için yazdıklarım herkes için yazdıklarım
eski padişahlar gibi unutulsa birer birer
ve ben seni unutsam hiç hatırlamasam hiç mi hiç
ihanetini hatırlamasam şehvetini hatırlamasam
ellerim oldum olasıya seni unutsalar
yarı gecenin içinden bir zenci süt beyaz bakıyor
rue lafayette’de dünden bugüne geçiyorum
eflâtun gözlerini bir grog kadehinde unuttum
kaptan 2
bu geminin yelkenlerine herifin biri paris yazmış
luxembourg garı’nın dirseğindeki çiçekçiyi bileceksin
yeşil muşamba ceketli sarışın küskün kızcağız
en dokunulmaz kızı en temizi fikrimce paris’in
pablo’ya sorsanız bir taksi şoförüyle yatıyor
pablo!.. ah pablo!.. onunla bir tanışsanız
önüne gelene salamança’dan bir şeyler anlatıyor
babasını orda bir duvar dibinde bırakmış
halbuki konuştuğu zaman fransız sanırsınız
saint-michel’de bir talebe kahvesindeyim
gündüz olduğu halde bütün ışıkları yakmışlar
bir cumartesi günü saat dört buçuğa beş var
ellerim kırılsa ben senin için bu şiirleri yazmasam
dinamit taşırmış gibi gözlerini taşımasam
avanue vagram’da bir akşam yeter bana ağustos’ta
yapraklara serilmiş yirmi beş franklık yıldızlar
bir mısra yeter geceleyin bir tren gibi pırıl pırıl
sen kendine yetmiyorsun hiç kimse sana yetmiyor
birini bitirmeden aklın öteki yolculukta
dün gece chatelet’de metro’nun yanı başında durdum
yağmur bilmediğim başka bir gökten yağıyordu
yağmur saint-jacques kulesine doğru yağıyordu
yanımda olduğun zaman her zamankinden yalnızım
şimdi bir nefeste café de l’écluse’ü hatırladım
seine kıyısındaki küçük nehir kahvesini
kapısında bir gemici feneri asılmış duruyor
seine gemicileri her akşam burada toplanırlar
onlar için birtakım maceralar düşünürüm
sine sanki petrolmüş gibi iştahlı ve obur akıyor
dupont’daki kızlar yalnız cıgara içerek yaşıyorlar
utrillo’nun bir sokağından seni çektim çıkardım
elin yüzün kirlenmiş üstün başın toz içinde
sana mardi gras için bir japon maskesi aldım
sen bana kaptan diyorsun herkes bana kaptan diyor
sahici bir kaptanmışım gibi tükürüyorum
kaptan 3
yalın kılıç bir kasım sabahını paris’te yaşadım
sokaklarda sonbahar şiirleri salkım salkım
faubourg saint-denis’de işte yine pazar kurulmuş
beş franga çorba içtiğimiz julien’in kapısı önünde
kırmızı ve siyah ve sarı saçlı bir kadın durmuş
muzaffer patatesler satıyor üç renkli neşesi içinde
camların arkasında ekmekçi kızlar mavi beyaz
raflarda uzun uzun herifler gibi taze ekmekler
üstüne bir yağmur yağdırmak hevesi uyanır içinde
ben bu mısraları yazarım tout-va-bien kahvesinde
concorde’da bütün fıskiyeler birden ayaklanacak
gri bir demir gibi ensende hissedeceksin ebemkuşağını
paris’in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım
kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım
on beş dakika sonra bordeux’ya bir tren kalkacak
garın merdivenlerinde benim için ağlayacaksın
ellerim yağmura açılmış sakallarım ıslak
ben ki cehennemde bir allah gibi yalnızım
st-vincent de paul kilisesi benim otelin arkasına düşer
saat kulesi her gece uyur uykumdan uyandırıyor
her seferinde seni tekrar bordeaux’ya yolcu ediyorum
saadetin ıstırap çekmek olduğunu ben keşfettim
çarmıhta bir isa gibi ben ıstırap çektim
bir sulfat acılığı sinerse parmaklarına şiirlerimden
gözyaşları sinerse eğer küstahça kafiyeli
anla ki ölümle hayat arasında zaman gibi mesudum
kendimi öldürecek haldeyim seni öldürecek saadetimden
dona-maria! bir kahvede isyan halinde bulduğum
çekik gözleriyle ermenice küfürler yazıp çizen çocuk
sen! bordeaux’ya yorgun bir flamingo gibi yolladığım
geceleri benim için dua etmelisiniz
renault’daki grevciler toptan sokağa atıldılar
paris’in duvarlarını boydan boya afişler kapladı
seni hatırladıkça bir kadeh armagnac içerim
armagnac demek yirmi beş damla gözyaşı demekmiş
demek her akşam yirmi beş damla gözyaşı içerim
senin dağlardan ve sarhoşlardan korktuğunu bilirim
bebn sarhoş olduğum zaman korkmuyorsun hiç korkmuyorsun
gözlüklerim kırılmasın diye sakladığını bilirim
kalbim bakır bir mangır gibi boynuma asılmış
ondan kurtulmak için sürgünlere gitmeye razıyım
nehir gemilerinde muçoluk etmeye ölmeye
seni terk etmeye razıyım parasız pulsuz çekip gitmeye
kur’andaki bütün belalara tevrattaki bütün belalara
ibranice öğrenmeye razıyım hapis yatmaya
kalbim yüzünden madem ki ellerimi parçaladım
kalemimi kırdım hayatımı çiğnedim ağladım
madem ki en büyük düşmanım kalbim benim kendimim
onu inkar ediyorum kalbimi inkar ediyorum
geceleri benim için dua etmelisiniz
üçüncü paralelde eski bir dünya gibi batacağım
malgaş halkı birkaç yüzyıl hikâyemi anlatacak
kaptan 4
cenova’ya indiğim zaman seni katiyen göremezdim
aklım başımda değildi küfür gibi huzursuzdum
herkes beni unutmuştu ben kimseyi unutmamıştım
zehra’yı unutmamıştım allahsız gözlerini unutmamıştım
sol böğrüme sanki çıplak bir hançer saplamışlardı
şimdi benim gözlerim paris’te marivaux sinemasında
bir çift kara maça gibi yorgun ve uykusuz
ellerim derseniz marsilya’da garsonla hesaplaşıyor
martini-cin seksen frank on frank da servis
kalbim derseniz onun nerede olduğunu bilmiyorum
ağlıyorum onun nerede olduğunu bilmiyorum
hiç kimse kalbimin nerede olduğunu bilmiyor
nihayet seni terk edip gitti diyebilirsiniz
benim acılarım ilahlar gibi şiirlerimi doğuruyorlar
onları karanlıkta bembeyaz izleriyle görüyorum
karanlıkta seni görüyorum dudaklarına ellerimi sürüyorum
seni kollarımın arasında tutuyorum ağzından öpüyorum
ikimiz birden bire austerlitz garı’na gidiyoruz
austerlitz garı önüne bakıyor bizden utanıyor
bir trene binmek ve rastgele defolup gitmek istiyorum
trenin barında alnımı yağmurlu camlara dayamak
küstah bir duble birayla karşılıklı oturup ağlamak
kalemimde mürekkep kalmıyor insanlar beni görmüyorlar
insanlar kendilerini kaybetmişler onlara acıyorum
ümitsiz bir akrep gibi ben aynı zamanda mağrurum
samaritain’in ışıkları ocağıma düşmüş yalvarıyor
bir roman için fevkalade oldukları düşünülebilir
sen bir paket gauloise aldın bir paket mavi gauloise
bense on frangımı amerikan bilardosuna kaptırdım
seine kıyısında mırç büyük bir hayal kuruyordu
seine kıyısında üçümüz sarhoş bir hayal kuruyorduk
mavi bir ışık vardı işte ben onu kaybettim
ben gölgemi kaybettim max jacob’un şiirlerini
sen avucunda bir lokma rüzgar tutuyordun
bu rüzgar için şairliğimi hınzırlığımı kaybettim
aklımdan sen geçiyorsun bir bulut gibi geçiyorsun
dün gece ezberimden çehreni defterime çizdim
sen belki hakikaten bir bulut gibi yolcusun
marsilya’da bir akşam soğuktan tir tir titredim
p. cheyney’in bir kitabını bir kahvede soluksuz bitirdim
vapur ertesi gün saat beşte kalkacaktı
ölümüm herkesinkinden başka türlü olacak
bunu allahım gibi aşikar biliyorum
kim ne derse desin biliyorum içime gün gibi doğuyor
on bir gün aç ve sususz gözlerinin içine bakacağım
on ikinci gün jiletle damarlarımı keseceğim
kaptan 5
hep aynı manzarayı kullanmaktan bıktım usandım
bir yumruk vurdum dünden kalma bir şarkıyı dağıttım
van gogh bana bakıyordu deli gözleriyle bakıyordu
ellerim titriyordu bir dakar yolculuğu kuruyordum
güya bir şilebin kıç güvertesinde durmuştum
nabızlarım bir deniz fenerinin gözlerinde atıyordu
asor adalarında on sekiz mısraımı unutmuşum
onlar beni terk etmişlerdi yalnız kalmıştım mahvolmuştum
sen beni terk etmiştin bunu yalnız serdümen biliyordu
geceleyin ışıkları söndürüp senden bahsediyorduk
seine kitapçılarında villon’un şiirlerini buldum
nehir yürek gibi kabarmıştı rüzgar esiyordu
bir hafta her gece villon’dan bir şeyler okudum
sen benim şiirlerimi okudukça ağlayacaksın
seni hiç görmeseydim seni keşke hiç görmeseydim
şu benim iki gözüm aksalardı kıpkızıl kör olsaydım
sacré-coeur’de armonik çalsaydım dilenseydim
seni hiç görmeseydim ismini hiç duymasaydım
belki kendime göre rezilce saadetlerim olurdu
kaldırımlara renkli tebeşirlerle katedral resimleri çizerdim
kaldırımlara senin resimlerini çizerdim herkes seni çiğnerdi
bistroya yıkılır çırılçıplak bir quandro içerdim
lucie-anne yine gelir yine bana senden bahsederdi
lucie-anne neden gelir neden bana senden bahsederdi
benim şu çektiklerimi bir çocuk var ki anlıyor
kendimi yerden yere vuruşumu içimdeki zehri
bir çocuk var ki anlıyor benim gibi kahroluyor
odasında şiirlerim fukara mumlar gibi yanıyorlar
sen o çocuk değilsin sen artık çocuk değilsin
dudakların eskisi gibi beyaz değiller biliyorsun
ben ki yaşadıklarımı büyük dinler gibi yaşıyorum
sen artık bir din değilsin bunu biliyorsun
eifel’in dibinde durduk ben bir cıgara yaktım
saint-dominique sokağında şehir ışıklarını yaktı
içim büyük karanlıktı ellerimi göğe uzattım
soluk bir sisin arkasından yüzün gözüküyordu
gece inmişti takım takım yıldızlar gözüküyordu
şimdi sen başka bir şehirdeydin saçlarını kesmiştin
dudaklarını boyamıştın bu seni tamamen değiştirmişti
rüyana erkekler giriyordu hem çıplak giriyordu
aklına ben geldiğim zaman utanıyordun
onların arasında değildim çünkü ben yoktum
ben paris’te kalmıştım adresim ezberindeydi
her cumartesi istesen bir kart gönderebilirdin
ne var ki bunu hiçbir zaman yapmayacaksın
kendimden kurtulmak için gölgemi koridora astım
pazar günü sözleşmiştik beni mutlaka bekleyecekti
simdi kalkıp gitsem mırç’ı bulacağım malum
sonra vini-prix’ten üç litre şarap alacağımız
sarhoş olacağımız malum şarkı söyleyeceğimiz
sonra mırç zehra’dan bahsedecek ben susacağım
camlardan bakınca paris’in damlarını göreceğiz
bana ancak sabahları telefon edebilirsiniz
Atilla İlhan(Atilla Ilhan).
Soruyorum eşitlik denen şey nedir? Bu soruya sorunca için aklınızdan geçen ilk şey kadın hakları öyle değil mi? Hep aklımıza kadınlara yapılan baskılar gelir. Evet erkekler kadınlara karşı biraz fazla tutumludur ve bu yüzden onlara zarar gelmemesini ister. Kadınını büyük bir şefkatle sever, tabi bu şefkat kadının özgürlüğüne de yansır. Kadının özgürlüğü olmayınca erkeklerle arasında büyük bir fark oluyor. Peki bu fark ne derseniz, bu fark eşitliktir.
Aranızda ben zaten kadınımın özgürlüğünü kısıtlamıyorum diyenler olacaktır ama çoğunlukla kılıbık bir insan sırf korkusundan söyler bunları. Dayak yeme korkusundan değil terk edilme korkusundan. Kadınlara aslında bu kadar değer vermemize rağmen onlar bizleri kolayca siler atar. Konumuzun dışına çıktığımın farkındayım ama yazmışken bunları da belirteyim dedim.
Şimdi eşitlik hakkında konuşalım. Kadınlar ne ister? Güzel bir ev ister, hava atıp gezmek için araba ister, gıcır gıcır elbiseler ister, baş başa restoranda yemek yemek ister, modayı yakından takip etmek ister ve en büyük sorun kariyer yapmak ister. Kadınlar sahip olmak istedikleri şeyleri kolayca avucunun içine alabilir.
Ama erkekler öyle değildir. Ben erkekleri kadınların eliyle oynattığı bir tür yaratığa benzetirim. Kadınlar erkeğinin kendisi için yarattığı fırsatları görmez yada görmezden gelir. Birde tuttururlar bende çalışmak istiyorum diye.
Şimdi çevrenize bir bakın kadınların elinin değmediği bir şey var mı? Futbol bile oynuyorlar. Kadınlar – Erkeklerin yapabildiği şeyleri bizde yapabiliriz. Ne eksiğimiz var ki sizden? derler. Ama hiç bir erkekten duydunuz mu ben de kadınlar gibi altın günü yapmak istiyorum diye. Kadınlar bizim yaptığımız şeyleri özgürce yapabiliyor ve hiç komik olmuyor. Biz onların yaptığı işleri yapsak dillerden düşemiyoruz. Bir de kadınlar kendilerini çok zeki sanıyorlar. Dünya'nın kendilerinin istediği gibi dönmesini isterler. Kadınlar bu kadar özgür olunca ne olacak peki? Tabi ki erkekler ezilecek ve altta kalacak(Zaten Eziliyorlar).
Kadınların bu kadar erkekleri ezdikten sonra soruyorum sizlere;
-"O Zaman Eşitlik Nerede?" buyurun cevap verin bakalım.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.
Esasında aşağıda gördüğünüz videoyu izleyince sevginin ve dostluğun tarifini burada yapmaya çalışmak boş beleş bir iş, ben akşam akşam canım sıkıldı yazayım birkaç satır diye bu videoyu kötü emellerime alet ederek kusmak istedim şuraya iki satır.
Bir önceki kusuşumda salakça tespitlerimi okumuştun okur, benleşen, cinleşen insan ve çıkmazlarına aklımın erdiğince, kelimelerimin yettiğince.
Belli şeyleri yaşayan ve amiyane tabirle kaşarlaşan bu metropol insan evladı, acaba cenin de bir insan yaratığına ne gibi duygularla bakıyordur. Düşünün oradan çıkacak kıçına bir şamar ve ağlaya ağlaya merhaba diyecek atmosfere, sonra kaderi ile yola devam edecek insan evladı.
Sevgi fiildir, eylemdir, dünyanın yapılmış ve yapılacak tüm atom bombalarından da güçlü bir şeydir sevgi. Sevginin büyüklüğü aslında canlının büyüklüğünden öte gelir ve canlının büyüklüğü de yaratıcısının büyüklüğünden, ve buradan sonra tek bir söz söylenemez. Allah’a ancak sevgi ve aşk ile ulaşırsın, sevgi kulun Allaha ulaşmak için kullanacağı bir otoyoldur. Sevgi imandır.
Peki neden sevmiyoruz bir birimizi? Neden bunca hengame ve şapşallık. Neden her şeyimiz maddesel, ve salakça. Şöyle düşünün ve bundan emin olun; maddesel yani insanlar tarafından yapılmış yaratılmış veya ona bağlı dünya üzerinde arzu ettiğiniz ne varsa, ona ulaştığınızda, sahip olduğunuzda bu hiç bir zaman size ona sahip olmak isteyişinizde harcadığınız vakit, güç, efor ve azminizi karşılayabilecek bir mutluluk vermeyecek. Bu salakça cümleyi kurabildiğime ben de inanamıyorum, bunu daha sonra açabilirim kafam çok dolu. Yani işin özü maddesel bir nesneye ve ona bağlı şeyler sizi asla ve asla tatmin etmeyecek, fakat sevgi ki o maddede asla olmayan bir şey(kafadan kontak, psikopatsanız her şey mümkün o ayrı), sevgi, aşk işte sizin dünyanızı mutlulukla dolduracak şeydir.
İnsan ne için yaşar, hayat nedir vs. her beyni olan beşer bunu kendine sorar, buna benzer başka şeyler de var aslında insan o kadar da zor bir varlık değil, şöyle düşününce standart bir insanın hayat çizgisinde ne gibi düşünsel evrelerden geçeceği bellidir bence. Ben bunları yazıp arşivime alırken aslında gayet mutluyum çok şükür, yani tamam o kadar da pislik bir dünya da değiliz abi, ama içimde böyle yazıp onu çok daha sonra okuyup -vay be amma yazmışım lan diye içimden geçirmek hoşuma gidiyor.
İşte bu noktada, doğa, tabiat insanın yardımına koşar. Çünkü insan da bir doğa olmasına rağmen şerefsiz bir beyni vardır, adidir, ibnedir. Fakat böyle pislik bir beyne sahip olmayan tabiatın geri kalanı o temiz kalpleri ile insana doğru mesajları vererek zaten insanın içinde olan ama ibnelikleri yüzünden körelmiş yanlarını su yüzüne çıkartır.
Ve hayvanlar, vahşi de olsa ibne değillerdir. Video da gördüğünüz dünya üzerinde Allah’ın yarattığı en vahşi hayvanlardan biri olan aslan sevginin, dostluğun nasıl bir şey olduğunu çatta dan gösterip adamın minakoyabiliyor. Bunu izleyip ağlayan arkadaşım(insan) oldu.
Efendim yazıma burada son verirken, bana bu kalbi kadar temiz sayfayı her ay bilmem kaç dolar para bayılıp ayıran kendime teşekkür eder, siz okuyan ama çaktırmayan abilere, ablalara da selam ederim.
Başlık açıklaması: gayler ibne kelimesini üzerine alınmaz biliyorum o ibneler kendini biliyorlar.
Amin.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.
Doğa her zaman kazanır. Kim ne yaparsa yapsın, hangi hesabı hangi dümeni kurarsa kursun aslında sadece tek kazananı var bu dünyanın. Kimine bazen bir afet gibi çöker, kimine en güzelinden huzur verir. Yağmur olur çamur olur şaşırtır, güneş olur ay olur baktırır, en olmaz anlarda bir yudum nefes olur kurtarır. Kimin savaşı olursa olsun.
DOĞA her zaman kazanır, hangi baraj önünü tutabilmiş azgın nehirlerin, hangi dua geri getirebilmiş umut yağmurlarını, aynı aşk gibi değil mi? Aşık olmaya başlayınca insanın içerisinde bir şeyler kıpırdamaya başlar, en çağlayanından bir nehirdir içinde dolaşan, sığmaz hiçbir yere, merdivenlerden koşarak inersin, sadece bir süre için sanırsın sonra aşkın girdabına kapılıp hiç bitmesin diye yalvarırken bulursun kendini.
Aynı senin bana yaşattıkların gibi. Farkına bile varmadan hiç niyetlenmediğin bir hayatı yaşarken bulursun kendini ve zamanla geçici bir hevesle aşk arasındaki farkı daha iyi anlarsın. Ve sen canımın içi biliyor musun? Yaşadığım hayatta içinde sıkışıp kaldığım rutinliklerde bir çıkış olur, en stresli zamanlarımda seni düşündüğümde bir gülümseme oluşur yüzümde. Ben sevmişim bir kere, hiç kimsenin güneşi söndüremeyeceğine, yağmuru bir anda durduramayacağına eminsen, içimde yaşattığım bu aşkında hiç bitmeyeceğine emin olmalısın.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.
Arkadaşlar size konuyu elimden geldiği kadar basit yazmaya, anlatmaya çalışacağım.
Dün yazdığım bir yazı başlığı şu: Güzellik Yarışması için blog yazarı aranıyor. Öncelikle bu yazıya bakın ve oradaki e-posta adresine(murat.kahraman@ntv.com.tr) adresine yazınız güzellik yarışmasında blogger olmak isterseniz.
Asıl konumuz ise benim bu yazıyı başka blogdan kopya ettiğimi yazan Uğur Özmen.
Peki neden? Neden üniversitede ders veren bir hoca bir blogger’ın bir yazısını bir yerden kopya ettiğini iddia etti? Yaşını başını almış bir hoca olan Uğur Özmen neden başka blog yazarlarına değilde blog.wolkanca.com yazarına böyle bir iftirada bulundu? Lütfen bunu aklımızda tutalım yazımın ilerleyen kısımlarında açacağız mevzuuyu.
Efenim daha sonra Murat Kahraman o kopya ettiğimi belirten Uğur Özmen’in internet sitesinde açtığı başlığa giderek benim kendisine haber verdiğimi onun da bana izin verdiğini belirtti. Ve böylece Uğur bey’in sırf çamur atmak için bunu yaptığı ortaya çıkmış oldu.
Bu durumda Uğur Özmen gibi bir hocanın ne yapması beklenirdi? Elbette özür dilemesi, ama özür dilemeyi bırakın ben bir pardon dese bile yetinecekken üsütüne üstelik bunu örtbas edip iftirasını öylece bırakmıştır.
Biliyorsunuz ki bunlar hep olur, hepimiz bazen bir şekilde haksızlıklara uğrarız, fakat bizi en çok yaralayanları Uğur Özmen ve buna benzer ismi olan, hoca olan insanlardan gelenleri olur. Ve biz yine biliriz ki iftira atılır kolayca, ama temizlemesi zordur öylece kalır orada. Bunu temizlemesi gereken bu pisliği oraya yapanın görevidir.
Gelelim Uğur Özmen’in neden herhangi bir başka blog yazarına veya bloga değil de blog.wolkanca.com a iftira attığına, saldırdığına. Uğur Özmen ve birlikte birkaç kişi bir büyük şirketin(rixos) maliyeti düşük ve etkili online reklam yapma amacı ile bir reklamcı firma ile anlaşması sonucunda o şirketin otellerinden birinde tatile götürülmüştür. Buraya kadar her şey normal görünüyor. Fakat bu kişiler şeffaflığı elbette olmayan bu anlaşmada, binlerce hatta milyonlarca doların dolaştığı bu sektörde bulundukları sosyal ağ ve diğer arkadaş çevresini kullanmak istemişlerdir. Daha beteri kendilerini “Türkiye’nin bloglarının temsilcisi” olarak göstermek istemişlerdir.
Bu noktada ben ve diğer bazı arkadaşlarım seslerini çıkartıp bu arkadaşların estirmek istedikleri rüzgarı tersine çevirmişizidir, rixos isimli firma bundan korkup reklam planlarını değiştirmiştir. İşte Uğur Özmen ve diğer arkadaşlar bu büyük kayıplarından, kuyruk acılarından dolayı benim bloguma hemen bir karalama yapmak istemişlerdir. Ne yazık ki bir hoca olup bilgisini öğrencileri ile paylaşması ile bilinen bu pazarlama üstadımız beni ve blogumu küçümseme gafletine kapılıp yukarıda okuduğunuz Murat Kahraman’ın cevabı ile amiyane tabirle mat olmuşlardır. Planları tutmamıştır.
İşte arkadaşlar, ben ve arkadaşlarım bu insanların internet ortamında rant, çıkar amacı ile yaptıkları bu saldırılara ve attıkları iftiranın ortaya çıkmasından sonra örtbas etmelerine karşı çıkarak bildiklerimizi, gördüklerimizi her ortamda açıklamaya, yazmaya söylemeye karar vermişimdir. Tüm bu ortamdaki insanların, iş ilişkilerini ve kendilerini deşifre edip düzenlerini ortaya çıkarmak bu saatten sonra ben ve arkadaşlarımın görevidir. Çok defa tekrar ettiğim gibi, bizim blolgumuz tamamen bağımsız ve hür fikirlerin bulunduğu, yazıldığı blog olmuştur, hiçbir şirkete, kurma, gruba bağlı değiliz, bu yüzden sesimiz bu iftiracıların sesinden gür çıkacak eminim.
Facebook grubu bilgi alınabilecek ve takip edilebilecek en kolay mecra: http://www.facebook.com/group.php?gid=67009151754
Ayrıca blogumda yukarıda yazdığım gibi tüm bu ilişkileri deşifre edip insanların çamur atmaya çalışanların kim olduklarını, nerelerden geldiklerini, ne işler yaptıklarını yazacağız.
Uğru hoca kendisinden beklenen büyüklüğü yapıp, attığı iftirayı temizlemediğine çok çok üzülsün. Ben tüm bunlara harcadığım ernerjiden utandım, o hala utanmadı ya büyüksün hocam.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.
Mehmet Ali Erbil, Fenerbahçe yönetiminin program teklifini kabul etmediği gerekçesi ile Fenerbahçeliliğini askıya aldı.
Var mısın yok musun adlı yarışma programından önce yönetime teklif sunan mali aldığı cevap sonrası saygı duyduğunu belirtti fakat; oyuncuları ve yönetimi var mısın yok musun da gördükten sonra canlı yayında içinden geçenleri seyirciler ve tüm Türkiye ile paylaştı;
”Ben delikanlıca, cesurca Fenerbahçeliyim dedim. Beni Galatasaraylı da Beşiktaşlısı da Trabzonsporlusu da sevdi, Ordu spor’da fahri başkan yaptı. Ama gel gör ki benim takımım böyle çifte standart yaparsa ben de bu yönetim gidene kadar Fenerbahçeliliğimi durdurdum.”
Fenerbahçe yönetiminin verdiği cevap ise;
”Prensip kararı aldık, Fenerbahçeli futbolcuları vermiyoruz, hiçbir televizyon kanalına.”
Diğer videolar için tıklayınız.
Kararı Fenerbahçeli arkadaşlara bırakalım.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.