Merhaba arkadaşlar. Bugün siz değerli okuyucularıma Nokia N97 ile Youtube.com adresine nasıl gireceğinizden bahsedeceğim. Malumunuz N97 içerisinde Youtube eklentisi mevcut. Fakat ülkemizde Youtube.com adresi yasaklı olduğu için N97 sahipleri malesef ki bu eklentiyi kullanamamaktalar. Youtube internet sayfasına girmek için kullanılan yöntemlerin en başında DNS değiştirmek gelir. Aynen bilgisayarınızda olduğu gibi N97 telefonunuzda da DNS [...]
Açıkcası bu yazıyı yazmamın sebebi ortaya çıkan tartışmalardan rahatsız olmamdır. Bunu ilk başta belirtmek isterim. Ne istediğimizi aslında bilmiyoruz. Ortaya çıkan tartışmaların en başında bu geliyor. Öncelikle şu kavramı kafamıza sokmamız lazım.
Blogger kimdir ?
Hemen hemen herkes ben bloggerim diyebilir. Hiç kimsenin kalkıpta “Sen blogger değilsin” demeye hakkının olmadığını düşünmekteyim. Çünkü bloggerlik için bir kavram yok , bir sınırlama yada kriterler antlaşmasıda yazılmamış. Bloggerlik kavramı son yıllarda ortaya çıkan kimine göre şöyle kimine göre böyle diye sağa sola çekilen bir nitelik.
Nitelik diyorum çünkü insanlar artık “Ben bloggerim” demeye başladı. Öncelikle kendi düşüncelerimle blogger kavramına azıcık da olsa değinmek isterim.
Bloggerliği çok geniş bir kavram içerisine soktuğumu görmüşsünüzdür. Çünkü bunun bir kriteri yok. Blogger olmak için sadece yazmak yeterli. Diğer ülkelere baktığımızda özelliklede Amerika gibi yerlerde bloggerlik bu tip kavramlardan çıkmış hatta bir iş olmaya bile başlamış. Fakat ülkemizde yeni ve daha ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir kavram. Bu kadar yeni olmasının eski bloggerleri bir kenara attığımızı da göstermez. Yıllardır blog yazan arkadaşlarımız var belki 10 larca değil. Fakat Onlar blogger olarak yıllardan beri yazıyor, ne duruşları değişti nede kavramları. Aslında blogger kavramını belirli nitelikler arasına sokacaksak bunu o arkadaşlara sormamız gerekiyor.
Gelelim blogger arkadaşlarımızın rahatsızlığına…
Son zamanlarda markaların blogların üstüne düşmeye başladığını gördük hatta şahit olduk. Şimdilerde öncü olan birkaç marka sayesinde blogger arkadaşlar yavaş yavaş ön planlara doğru çıktılar. Bunun yanında medya… Tabiki sadece markalar değil, medya sayesinde de blogger arkadaşları tanıma fırsatları doğdu. Şimdilerde ise gerek görsel gereksede yazılı medya bloggerler hakkında haber yapıyor yazı yazıyor hatta sosyal platformlara davet ediyorlar.
Aslında hem medya hemde markalar için bloggerler bununmaz bir nimet…
Neden mi ? Çünkü markaların reklama ihtiyaçları var. En uygun maliyetle en fazla kişiye ulaşabilmeleri için bloggerler biçilmiş kaftan. Şöyle bir düşünün…
Markanız için 10 tane blogger ayarladınız herbirinin minimum 100bin kişiye hitap ediyor. Toplamda 1miyon insana çok hızlı ve net bir şekilde reklamınızı yapabiliyorsunuz. Peki bunu Gazete yada TV ile yapmaya kalksaydınız ? Kaç kişi o yazıyla ilgilenecekti ? Yada kaç kişi o ilana bakacaktı ? Maliyeti ne olacaktı ?
İşte asıl mesele burada…
Birde bloggerler tarafından bakalım. Bildiğim kadarıyla ülkemizde markaların reklamlarını yapmak için bizzat para alan blogger yok ? Yada en azından ben almıyorum
Aslında bazı ülkelerde para alanları var biz henüz o aşamaya gelmedik
Hediyeler alıyoruz, tatil yapıyoruz, ürünlere sahip oluyoruz tabi bunun yanında diğer bloggerlerle paslaşarak hitap kitlemizi artırıyoruz. Bu extra olarak kullanıcı sayısında artışı beraberinde reklam gelirlerini getiriyor. Tabi ego tatmini ve diğer iğreç şeylerden bahsetmiyorum
Ayrı mesele…
Bu durumun iyi yanlarıda olabilir, kötü taraflarıda sayılabilir. Önemli olan şudur ki bir marka’nın iyi tarafınıda kötü tarafınıda bakmak gerektiği. Yani objektif bakabilmek. Peki kaç kişi bir markaya objektif bakabiliyor ki ?
Durum sadece objektif olmakla bitmiyor. Bunun yanında eleştiri yaparkende yıkıcı değil yapıcı olmayı gerektirir. Etik olanda budur zaten. Eğer bir yazınızda bir marka ile ilgili tanıtım yapıyorsak bunu objektif olarak yazıp varsa eleştirilerimiz yıkıcı değil yapıcı olmaya özen göstermeliyiz.
Düşünsenize büyük bir firmasınız ve böyle bir projeye adım attınız adamın bir tanesi blogunda vermiş veriştirmiş… “Ulen herife hediye verdik o kadar yedirdik içirdik adamın yaptığına bak” Demezler mi ? Aslında blogger arkadaşların buna takılmaması gerekir. Çünkü benim bildiğim blogger istediği gibi yazar. Yalnızca yazarken aklında şunu bulundurması gerekir.
Kötü eleştiri yapacaksa yıkıcı değil yapıcı…
İyi eleştiri yapacaksa yalakalık değil öneri…
Çünkü biz bloggerleri yüzbinlerce insan takip ediyor. Bunlardan birçoğuda yazılı ve görsel medyadan daha fazla bloggerlere inanıyor, güveniliyor. Eğer ki dozajı kaçırırsak sadece yazıyı yazanlar değil diğer bloggerlerde zarar görecektir.
Güven sadece sizin blogunuza değil tüm bloglara olan güvendir..!
Duruma birde okuyucu tarafından bakalım… Düşünün, birde kendinizi okuyucularınızın yerine koyun sadece yazıp çizip atacak değil. Okuyan ve inanan kesimden bakalım…
İnsanların güvenini kazanmak zordur. Güveni tek bir yazıyla kaybedebilirken 1000 tane yazıyla belki ancak sağlayabilirsiniz..!
Şimdi bakıyorumda millet orada burada tartışıyor. Birileride onları okuyor. Mesela Şöyle düşünün. Siz Türkiye’nin en büyük kullanıcı kitlesine sahip tvlerde program sunan veya tanınan bir şahsiyetsiniz. Kalkıpta X firmasının ürününü alıp göklere çıkarttınız sonra X firmasının rezil rüsva bir ürünü olduğunu gördünüz yinede eleştiri yapmadınız sonra ? Sonrasını söyleyeyim İNEK ŞABAN olursunuz..!
Hatırlarsanız rahmetli Kemal Sunal’ın bir filmi vardı. Reklam yıldızı olmuştu o filmde uyduruk kıytırık markaların reklamını yapıyordu tabi akabinde sevilen bir insan olduğu için insanlar o markaları aldı kullandı sonra ellerinde patladı… Olan bizim İNEK ŞABAN’A oldu… Senaryo aynı durum aynı…
Yada durumu tersine çevirelim. Siz firmayı yerden yere vurdunuz fakat firma çok kaliteli ve düzgün bir iş yapıyor sonra ne olacak ? Okuyucularınızın gözünde o markanın alacağı durumu düşünsenize ? Hem adam sizi yedirecek gezdirecek yada hediyeler verecek sizde markasının karizmasını bir kalemde dağıtacaksınız… Ne insanlığa sığar nede ahlaka..!
Bloggerler söylediğim gibi son zamanlarda markalar tarafından keşfediliyor ve ortak işler yapılıyor. Önemli olan objektif olmak ve doğruyu yazmak…
Peki ben ne yapıyorum ? Hediye mi geldi gelsin alırım incelerim eğer ki eleştiri yapacaksam bunu ilk önce firmaya bidiririm. Firma hakkında yapıcı eleştiri yaparım. Baktım çok dandik bir ürün geri gönderirim. “Yok kardeşim ben bunu yazmam” Yada firmanı yalaksı olacağımı düşünürsem aman benden uzak dursun..!
Gerçi işin içine para girince insanların ne yapacağı belli olmuyor buda ayrı bir mesele…
Peki neden tartılşıyoruz ? İşte anlamadığım meselede burada ortada hiçbir kritere sahip olmayan bir nitelik yada sıfat olan bloggerlik kavramına kalkıpda bir kalıba yerleştirip sonrada yorumlamak açıkcası bana pek doğru gelmiyor.
Blogger istediğini yazar istediğini çizer.
Çizeceksek adam gibi eleştiri yapalım adamlara yapıcı eleştirilerde bulunalım. Eğer ki dozu fazlaysa markaya benden uzak dur kardeşim ürününü beğenmiyorum… Yada öveceksem adam gibi iş beklerim bknz:Zemana ürününe güveniyorsa zaten markada rahattır bloggerde rahattır… Blogger ne yazacağını iyi bilir. Marka ise kimi seçeceğini ürünün kalitesiyle, bloggerin kalitesiyle belirler. Şurasıda bir kesinliktir ki Toshiba bana gelipte bizim X modeli ürünümüzü al sana hediye incele demez. Niye desin ki 100bin – 150bin kadar hit alan birisiyim hitap ettiğim kitle ortada… Haa yazım tarzımı beğeniyordur yorumlarımı seviyordur ayrı mesele istisnai bir durum…
Son olarak şunu söylemek isterim. Birbirimize’de objektif bakalım. Çizeceksek adam gibi yazacaksak yalanmadan…
NOT: Bu yazımı diğer blogger arkadaşlara paslamak isterim. İsteyen varsa buradan düzenleme yaparak mimleyebilirim.
Zamanda yolculuk hakkındaki düşüncelerimi bu yazımda değinmek istiyorum. Öncelikle zaman nedir, onu anlatacağım. Zaman 4.boyuttur. Bir kağıda çizdiğiniz küp ile gerçek hayattan bir küpü yan yana izlerseniz en büyük fark birinde zamanın olması,diğerinde olmamasıdır. Yani gerçek olan küp bir rüzgar yoluyla uçabilir, ancak kağıttaki küpe silgi yada kalem benzeri bir şeyle düzlemine bir şey çizmezseniz o hala öyle kalır.
Boyutlar aslında dünyamızı ve uzayı çepeçevre sarıyor.
Ve zamanın en küçük anı bile kapılar şeklindedir.
Nereye yolculuk?
Şimdi geçmiş ve geleceğe yolculuğu inceleyelim:
Geçmişe yolculuk
Bir örnek verelim. Geçmişe, birinci sınıfa gittiğinizi hayal edin. Büyük olarak gittiğinizde dikkat çekersiniz, öyleyse görünmemeniz gerekir, bunun da pek iyi olacağını sanmıyorum. Ancak bu seçenekle yarışabilecek bir seçenek daha var, gelecekteki bilgilerin silinerek geçmişe gidilmesi. Yani ben geçmişe 1.sınıfa gidersem geçmişe gittiğimi hiç bilmeyeceğim, başkaları gibi normal yaşayacağım, ve gelecekteki anı tekrar yaşayacağım, demektir. Bu kulağa mantıklı geliyor.
İki şıkkımız var:
Geçmişe görünmez olarak gitmek
Geçmişe hiç bilmeden gitmek.
A şıkkına baktığımızda sizin geçmişte olmanız ve sizin küçüklüğünüzün geçmişte olmanız birbiriyle çakışır. Çakışınca da her şey yok olur. Bu korkunç tehlike nedeniyle a şıkkını eliyoruz. Yani bu da demek oluyor ki geçmişe gitmek yalnızca bilmeden gitmek yoluyla olur.
Nasıl gideceğimizi “Nasıl yolculuk?” kısmından belirleyeceğiz.
Geleceğe yolculuk
Kaderimiz yazılıdır… Osman, 10 yıl sonra yaşayıp yaşamadığını bilmez ki… Hadi diyelim ki Osman 10 yıl sonra gitti. Yaşamazsa ne olacak? Ölecekse orada geleceği de hiç olmayacak demektir. Yaşıyorsa da büyük bir ihtimal beyin travması geçirecektir, çünkü bilmediği bilgiler bir anda beynine yerleşecektir. Bu zaten çok kötü, bu durumda bu konuda kafamızı yormayalım. Üzerine küçük bir çarpı atmamız iyi olacaktır.
Nasıl yolculuk?
Doğanın ya da uzayın ve garip nesnelerin(zaman çekmeceleri, solucan delikleri gibi) yardımıyla yolculuk olağan üstü yolculuk demektir.
a)Solucan delikleri
Çizgi filmlere çoğu kez konu olmuştur. Her oyunda bulunur. Solucan delikleri normal bir durumda mekanı bükerek cismin diğer uçtan çıkmasını sağlar.(Öyle demeyin ama, diğer uç kaç milyar ışık yılı uzakta, Allah bilir.)
Ancak zamanda yolculukta da işe yarayabileceğini düşündüm. Öncelikle solucan deliğimizin iki ağzının da açık kalmasını sağlayan maddeyi bulmalıyız. Bu madde uzayda var, ama Dünya’da yok. Sonra solucan deliğimizi etrafında hızla dönen bir yıldıza yaslamamız gerekir. Orada oluşan delinme aracılığıyla zamanda serüvene çıkabilirsiniz, ama ne yazık ki çıktığınızı bilmeyeceksiniz…
Kötü, ama zamanda yolculuk için ve paradoksları engellemek için ideal. Ve kader ile çakışmıyor da.
b)Zaman çekmeceleri
Tarihi bir yerde gezerken zamanda açık kalan bir kapı olabilir. Ancak bu yolculukta tam bir işkence yaşayacaksınız. Öncelikle, orada olmadığını düşündüğünüz nesneleri göreceksiniz. Sonra her şey geriye akacak( Geriye, çünkü zaman çekmeceleri geriye yolculuk etmemizi sağlıyor.) ve siz hızla geriye doğru akarken her şeyi iki boyutlu göreceksiniz. Merak etmeyin, orda kalmazsınız. Geldiğiniz yere dönünce her şey düzelecek. Ama ne yazık ki, “Onlar sizi göremeyecek.”
“Peki ya burada tepkime olmayacak mı?” diye sorarsanız şöyle cevap vereceğim, “Boyutlar arası geçişte tepkime olmaz. Aynı zamanda yüzyıllar öncesine gideceksiniz diyorum, Yüzyıllar önce yaşamıyordunuz.”
Zaman çekmecelerinin gizemi hala çözülemiyor.
Bir de dejavu diye bir olay var, herkesin bildiğinin aksine dejavu zaman yolculuğu değildir. Sadece psikolojik bir olgudur.
Bir hatam varsa çok özür dilerim, bildiklerim bu kadardı. Birazcık da olsa minik çocuklar gibi zaman makinesi hayalleri kurmanızı engellemek ne kadar da güzel… Bir dahaki yazılarımda görüşmek üzere…
Soruyorum eşitlik denen şey nedir? Bu soruya sorunca için aklınızdan geçen ilk şey kadın hakları öyle değil mi? Hep aklımıza kadınlara yapılan baskılar gelir. Evet erkekler kadınlara karşı biraz fazla tutumludur ve bu yüzden onlara zarar gelmemesini ister. Kadınını büyük bir şefkatle sever, tabi bu şefkat kadının özgürlüğüne de yansır. Kadının özgürlüğü olmayınca erkeklerle arasında büyük bir fark oluyor. Peki bu fark ne derseniz, bu fark eşitliktir.
Aranızda ben zaten kadınımın özgürlüğünü kısıtlamıyorum diyenler olacaktır ama çoğunlukla kılıbık bir insan sırf korkusundan söyler bunları. Dayak yeme korkusundan değil terk edilme korkusundan. Kadınlara aslında bu kadar değer vermemize rağmen onlar bizleri kolayca siler atar. Konumuzun dışına çıktığımın farkındayım ama yazmışken bunları da belirteyim dedim.
Şimdi eşitlik hakkında konuşalım. Kadınlar ne ister? Güzel bir ev ister, hava atıp gezmek için araba ister, gıcır gıcır elbiseler ister, baş başa restoranda yemek yemek ister, modayı yakından takip etmek ister ve en büyük sorun kariyer yapmak ister. Kadınlar sahip olmak istedikleri şeyleri kolayca avucunun içine alabilir.
Ama erkekler öyle değildir. Ben erkekleri kadınların eliyle oynattığı bir tür yaratığa benzetirim. Kadınlar erkeğinin kendisi için yarattığı fırsatları görmez yada görmezden gelir. Birde tuttururlar bende çalışmak istiyorum diye.
Şimdi çevrenize bir bakın kadınların elinin değmediği bir şey var mı? Futbol bile oynuyorlar. Kadınlar – Erkeklerin yapabildiği şeyleri bizde yapabiliriz. Ne eksiğimiz var ki sizden? derler. Ama hiç bir erkekten duydunuz mu ben de kadınlar gibi altın günü yapmak istiyorum diye. Kadınlar bizim yaptığımız şeyleri özgürce yapabiliyor ve hiç komik olmuyor. Biz onların yaptığı işleri yapsak dillerden düşemiyoruz. Bir de kadınlar kendilerini çok zeki sanıyorlar. Dünya'nın kendilerinin istediği gibi dönmesini isterler. Kadınlar bu kadar özgür olunca ne olacak peki? Tabi ki erkekler ezilecek ve altta kalacak(Zaten Eziliyorlar).
Kadınların bu kadar erkekleri ezdikten sonra soruyorum sizlere;
-"O Zaman Eşitlik Nerede?" buyurun cevap verin bakalım.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.
Esasında aşağıda gördüğünüz videoyu izleyince sevginin ve dostluğun tarifini burada yapmaya çalışmak boş beleş bir iş, ben akşam akşam canım sıkıldı yazayım birkaç satır diye bu videoyu kötü emellerime alet ederek kusmak istedim şuraya iki satır.
Bir önceki kusuşumda salakça tespitlerimi okumuştun okur, benleşen, cinleşen insan ve çıkmazlarına aklımın erdiğince, kelimelerimin yettiğince.
Belli şeyleri yaşayan ve amiyane tabirle kaşarlaşan bu metropol insan evladı, acaba cenin de bir insan yaratığına ne gibi duygularla bakıyordur. Düşünün oradan çıkacak kıçına bir şamar ve ağlaya ağlaya merhaba diyecek atmosfere, sonra kaderi ile yola devam edecek insan evladı.
Sevgi fiildir, eylemdir, dünyanın yapılmış ve yapılacak tüm atom bombalarından da güçlü bir şeydir sevgi. Sevginin büyüklüğü aslında canlının büyüklüğünden öte gelir ve canlının büyüklüğü de yaratıcısının büyüklüğünden, ve buradan sonra tek bir söz söylenemez. Allah’a ancak sevgi ve aşk ile ulaşırsın, sevgi kulun Allaha ulaşmak için kullanacağı bir otoyoldur. Sevgi imandır.
Peki neden sevmiyoruz bir birimizi? Neden bunca hengame ve şapşallık. Neden her şeyimiz maddesel, ve salakça. Şöyle düşünün ve bundan emin olun; maddesel yani insanlar tarafından yapılmış yaratılmış veya ona bağlı dünya üzerinde arzu ettiğiniz ne varsa, ona ulaştığınızda, sahip olduğunuzda bu hiç bir zaman size ona sahip olmak isteyişinizde harcadığınız vakit, güç, efor ve azminizi karşılayabilecek bir mutluluk vermeyecek. Bu salakça cümleyi kurabildiğime ben de inanamıyorum, bunu daha sonra açabilirim kafam çok dolu. Yani işin özü maddesel bir nesneye ve ona bağlı şeyler sizi asla ve asla tatmin etmeyecek, fakat sevgi ki o maddede asla olmayan bir şey(kafadan kontak, psikopatsanız her şey mümkün o ayrı), sevgi, aşk işte sizin dünyanızı mutlulukla dolduracak şeydir.
İnsan ne için yaşar, hayat nedir vs. her beyni olan beşer bunu kendine sorar, buna benzer başka şeyler de var aslında insan o kadar da zor bir varlık değil, şöyle düşününce standart bir insanın hayat çizgisinde ne gibi düşünsel evrelerden geçeceği bellidir bence. Ben bunları yazıp arşivime alırken aslında gayet mutluyum çok şükür, yani tamam o kadar da pislik bir dünya da değiliz abi, ama içimde böyle yazıp onu çok daha sonra okuyup -vay be amma yazmışım lan diye içimden geçirmek hoşuma gidiyor.
İşte bu noktada, doğa, tabiat insanın yardımına koşar. Çünkü insan da bir doğa olmasına rağmen şerefsiz bir beyni vardır, adidir, ibnedir. Fakat böyle pislik bir beyne sahip olmayan tabiatın geri kalanı o temiz kalpleri ile insana doğru mesajları vererek zaten insanın içinde olan ama ibnelikleri yüzünden körelmiş yanlarını su yüzüne çıkartır.
Ve hayvanlar, vahşi de olsa ibne değillerdir. Video da gördüğünüz dünya üzerinde Allah’ın yarattığı en vahşi hayvanlardan biri olan aslan sevginin, dostluğun nasıl bir şey olduğunu çatta dan gösterip adamın minakoyabiliyor. Bunu izleyip ağlayan arkadaşım(insan) oldu.
Efendim yazıma burada son verirken, bana bu kalbi kadar temiz sayfayı her ay bilmem kaç dolar para bayılıp ayıran kendime teşekkür eder, siz okuyan ama çaktırmayan abilere, ablalara da selam ederim.
Başlık açıklaması: gayler ibne kelimesini üzerine alınmaz biliyorum o ibneler kendini biliyorlar.
Amin.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.
Tanıtacağım Programın ismi Everything

kendisi, Bilgisayarımızda dosya arama ve bulma aracıdır. Peki neden windows’un arama araçları yerine, bu programı kullanalım? Cevap hızında saklı. Saniyede 20.000, dakikada 1.000.000 kadar dosyamızı indeksler. Daha sonra da istediğimiz dosyayı anında bulabilmekte. İlk denememde içinde 92.000 dosya olan bilgisayarımı 1-2 saniye içinde (c ve d sürücüleri) gizli dosyalar ve sistem dosyaları dahil indekslemişti.
tercih sebeplerimizden biri de, programımızın ücretsiz olması. kurulum dosyasının 330 kb, her yerde çalıştırılabilir (portable) sürümünün 270 kb yer tutması.
ilgili yazılar
bu yazı dili tarafından bildirgec.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
etiketler: arama, everything, olması gerektiği gibi olan programlar

Banyo yapmak için ne tür bir yol seçersiniz; duş almayı mı ya da hamamda keselenmeyi mi tercih edersiniz? Peki bir makinede yıkanmaya ne dersiniz? Yanlış okumadınız, Japon Avant şirketi ürettiği Otomatik İnsan Yıkama Makinesi (Automatic Human Washing Machine) ile size farklı bir seçenek sunuyor. Avant Santelubain 999, tam otomatik olarak kullanıcının banyo ve bakımını gerçekleştiriyor ve kullanımdan sonra kendi kendini temizleyip, sterilize ediyor. Santelubain 999′un marifetleri ise şunlar:
ilgili yazılar
bu yazı zabun tarafından zamazing.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
etiketler: banyo, duş, kişisel bakım, yıkanmak, avant santelubain 999, avant, santelubain 999, robotic bath, automatic human washing machine
Arkadaşlar size konuyu elimden geldiği kadar basit yazmaya, anlatmaya çalışacağım.
Dün yazdığım bir yazı başlığı şu: Güzellik Yarışması için blog yazarı aranıyor. Öncelikle bu yazıya bakın ve oradaki e-posta adresine(murat.kahraman@ntv.com.tr) adresine yazınız güzellik yarışmasında blogger olmak isterseniz.
Asıl konumuz ise benim bu yazıyı başka blogdan kopya ettiğimi yazan Uğur Özmen.
Peki neden? Neden üniversitede ders veren bir hoca bir blogger’ın bir yazısını bir yerden kopya ettiğini iddia etti? Yaşını başını almış bir hoca olan Uğur Özmen neden başka blog yazarlarına değilde blog.wolkanca.com yazarına böyle bir iftirada bulundu? Lütfen bunu aklımızda tutalım yazımın ilerleyen kısımlarında açacağız mevzuuyu.
Efenim daha sonra Murat Kahraman o kopya ettiğimi belirten Uğur Özmen’in internet sitesinde açtığı başlığa giderek benim kendisine haber verdiğimi onun da bana izin verdiğini belirtti. Ve böylece Uğur bey’in sırf çamur atmak için bunu yaptığı ortaya çıkmış oldu.
Bu durumda Uğur Özmen gibi bir hocanın ne yapması beklenirdi? Elbette özür dilemesi, ama özür dilemeyi bırakın ben bir pardon dese bile yetinecekken üsütüne üstelik bunu örtbas edip iftirasını öylece bırakmıştır.
Biliyorsunuz ki bunlar hep olur, hepimiz bazen bir şekilde haksızlıklara uğrarız, fakat bizi en çok yaralayanları Uğur Özmen ve buna benzer ismi olan, hoca olan insanlardan gelenleri olur. Ve biz yine biliriz ki iftira atılır kolayca, ama temizlemesi zordur öylece kalır orada. Bunu temizlemesi gereken bu pisliği oraya yapanın görevidir.
Gelelim Uğur Özmen’in neden herhangi bir başka blog yazarına veya bloga değil de blog.wolkanca.com a iftira attığına, saldırdığına. Uğur Özmen ve birlikte birkaç kişi bir büyük şirketin(rixos) maliyeti düşük ve etkili online reklam yapma amacı ile bir reklamcı firma ile anlaşması sonucunda o şirketin otellerinden birinde tatile götürülmüştür. Buraya kadar her şey normal görünüyor. Fakat bu kişiler şeffaflığı elbette olmayan bu anlaşmada, binlerce hatta milyonlarca doların dolaştığı bu sektörde bulundukları sosyal ağ ve diğer arkadaş çevresini kullanmak istemişlerdir. Daha beteri kendilerini “Türkiye’nin bloglarının temsilcisi” olarak göstermek istemişlerdir.
Bu noktada ben ve diğer bazı arkadaşlarım seslerini çıkartıp bu arkadaşların estirmek istedikleri rüzgarı tersine çevirmişizidir, rixos isimli firma bundan korkup reklam planlarını değiştirmiştir. İşte Uğur Özmen ve diğer arkadaşlar bu büyük kayıplarından, kuyruk acılarından dolayı benim bloguma hemen bir karalama yapmak istemişlerdir. Ne yazık ki bir hoca olup bilgisini öğrencileri ile paylaşması ile bilinen bu pazarlama üstadımız beni ve blogumu küçümseme gafletine kapılıp yukarıda okuduğunuz Murat Kahraman’ın cevabı ile amiyane tabirle mat olmuşlardır. Planları tutmamıştır.
İşte arkadaşlar, ben ve arkadaşlarım bu insanların internet ortamında rant, çıkar amacı ile yaptıkları bu saldırılara ve attıkları iftiranın ortaya çıkmasından sonra örtbas etmelerine karşı çıkarak bildiklerimizi, gördüklerimizi her ortamda açıklamaya, yazmaya söylemeye karar vermişimdir. Tüm bu ortamdaki insanların, iş ilişkilerini ve kendilerini deşifre edip düzenlerini ortaya çıkarmak bu saatten sonra ben ve arkadaşlarımın görevidir. Çok defa tekrar ettiğim gibi, bizim blolgumuz tamamen bağımsız ve hür fikirlerin bulunduğu, yazıldığı blog olmuştur, hiçbir şirkete, kurma, gruba bağlı değiliz, bu yüzden sesimiz bu iftiracıların sesinden gür çıkacak eminim.
Facebook grubu bilgi alınabilecek ve takip edilebilecek en kolay mecra: http://www.facebook.com/group.php?gid=67009151754
Ayrıca blogumda yukarıda yazdığım gibi tüm bu ilişkileri deşifre edip insanların çamur atmaya çalışanların kim olduklarını, nerelerden geldiklerini, ne işler yaptıklarını yazacağız.
Uğru hoca kendisinden beklenen büyüklüğü yapıp, attığı iftirayı temizlemediğine çok çok üzülsün. Ben tüm bunlara harcadığım ernerjiden utandım, o hala utanmadı ya büyüksün hocam.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.
Yaklaşık 2 yıl önce kaleme aldığım bir konu Beyaz blogcu ve Siyah blogcu. Şimdi yazacağım konu dahil buna benzer yazıların sadece deneyimlerimi aktarmam olarak bakarsanız sevinirim.
Geçtiğimiz yılın son çeyreği ve bu yılın tamamına yayılması beklenen küresel bir ekonomik krizin tam ortasındayız, sayın başkanımız tarafından en az etkilenen ülkelerden biri olarak gösterilse da ülkemiz, bana göre bu en çok etkilenmemiz anlamına geliyor. Bunun nedeni en çok etkilenen ülkelerin en gelişmiş ve sağlam ekonomilere, en büyük şirketlere ve markalara sahip olması. Bizim ise bu tür global şirket ve markalarımızı olmaması, dolayısıyla kriz denilen şey aşağı doğru bir iniş ise bu en çok etkilenen ülkeler en yüksek tepeden aşağı doğru inişe girdiler ve bir süre sonra bu iniş eğrilip yukarı doğru çıkacak. Bizde ise böyle bir durum olmayacak çünkü bizdeki eğri daha düşük çapta yani biz daha az etkilendik evet.
Yaşanan bu ekonomik krizinde etkisiyle şirketler belki de pazarlama ve buna benzer faaliyetlerinde tasarruf olarak düşünmüş olabilirler interneti. Gerçekten de bakıldığında diğer mecralara göre internet üzerinde yürütülen bir reklam, pazarlama kampanyası yarıdan da fazla az maliyetli, üstelik ölçülebilir ve direk satışa çevrilebilir yönleri de var. Ölçümlemenin ne kadar kritik derecede önemli olduğunu yazmama gerek yok sanırım.
Her ne kadar az da olsa bu noktada blog siteleri de işin içine girdiler diye düşünüyorum. Peki şirketlerin, markaların daha doğrusu onların işlerini yapan ajansların aradığı tip blogger nasıldır? Sizin bir blogunuz var ve siz nasıl onların istediği tip blogger olabilirsiniz?
Bu soruları tecrübelerime göre aşağıda madde madde cevaplamaya çalışacağım.
Tüm bunlar bir sektör, bir ekonominin parçası olmakla alakalı şeyler, yaptıkları işlerden maaş alan insanların çalıştıkları şirketler içinde yükselmek, kariyer hedeflerine yönelik yaptıkları iştir. Doğrusu ve eğrisi yok elbette herkes çalışıp evine ekmek götürecek.
Profesyonelce düşünüp bunların içine girmek hiç zor değil, yukarıda yazdığım maddeler ve yazamadıklarımı da kendiniz tecrübe ederek ilerlerseniz aranan tip blogger olup bu ekonominin içinde pay alabilirsiniz.
Şimdi önünüzde iki yol var veya ben tam burada iki tip blogger tanımı yapmış olayım beyaz/siyah blogger gibi.
Birincisi markaların aradığı tip blogger olursunuz ve güne o markanın size hediye ettiği sıcak kahve veya çay ile başlarsınız.
İkincisi ise masumiyetiniz, doğasını kaybetmeyen özgür bir blogger olursunuz ve güne yine o markanın sıcak kahve ve çayı ile başlarsınız.
İkincisinin birincisinin ile farkı paranız ile aldığınız için içtiğinizden sonsuz bir keyif alıp evinizden çıkmanızdır.
© 2005 – 2009 wolkanca. Bu yazi blog.wolkanca.com adresinde yazildi, sitenin yazilari yalnizca izin alinmak kaydi ile alinti yapilabilir ve yayinlanabilir.
Aranan, beklenen, özlenen, istenen web sitesi ideshot nihayet kapalı beta olarak huzurlanızda. Twshot ile gönüllerimize taht kurmuş Angelabs‘ın mamulü olan ideshot çeşitli markalara yenilikçi önerilerinizi, fikirlerinizi iletebileceğiniz bir platform olmayı hedefliyor.
Hepimizin gönülden bağlı olduğu tabiri caizse “tek geçtiği” markalar vardır. Bazen de bu markaların ürün ve hizmetlerinden yararlanırken doğal bir refleks olarak “Ah keşke şöyle de bir şey yapsalar” dediğimiz olmuştur. İşte ideshot tam da bu refleksin üzerine konumlanıyor. İstatistiklerde rakamlar içinde 1 rakam olan müşterinin sesini markalara duyurmaya çalışıyor.
Peki ideshot “Memnuniyetinizi dostlarınıza, şikayetinizi müdüriyete iletin” diyen şikayet kutularının bir online versiyonu mu? (Çevrimiçi sürüm diyeyim de pek sevgili Türkçe aşığı dostlarım kızmasın!) Tabii ki hayır. Bunu yapan zaten başkaları var. ideshot deneyimlerinizle, şikâyetlerinizle ve problemlerinizle pek ilgilenmiyor. ideshot, kullanıcılarını markalara karşı bir danışman olarak görüyor.

Aslında markaların müşteri şikâyetlerini dinledikleri çeşitli adlar altında kurulmuş olan bölümleri var. Ama bu bölümler daha ziyade “şikâyet dinleme ve çözme” üzerine odaklandıkları için daha doğrusu müşterinin gözünde “sorun çözen” bir yapıda bulundukları için müşterilerin yenilikçi önerilerini almakta çok başarılı olamayabiliyorlar. Belki de bu öneri toplama işinin marka müşteri çarkı dışındaki üçüncü bir yapı tarafından organize edilmesi kaliteli önerilerin paylaşımında farklı bir sinerji oluşturabilir.
ideshot’ta hoşuma giden bir nokta da markalara önerilerinizi yazmanın yanında başkalarının yazdığı önerilerine yorum yapabilmemiz. Muhakkak ki yorumlar çerçevesinde ortaya çıkacak olan fikir paylaşım ortamı getirilen önerinin olgunlaşmasını, hatta farklı önerilere kaynaklık etmesini de sağlayacaktır.
Kapalı beta ortamında oluşan ilk önerilere baktığımda ideshot’ın markalar için önemli bir kaynak oluşturabileceğine dair olumlu bir izlenim edindim. Angelabs yetkililerden edindiğim bilgiye göre ideshot’ın ilerleyen dönemlerde markaların buradaki önerilerden daha efektif bir şekilde yararlanmasını sağlayacak çözümleri de olacak. Bu atılımı da projeyi gerçek bir servise dönüştürecek bir adım olarak görüyorum.
İlk aşamalarından bugünkü durumuna kadar gelişimine şahit olduğum bir proje olan ideshot’a çıktığı zorlu yolda başarılar diliyorum. Sizler de ideshot deneyimine ortak olmak isterseniz bu blogun okuyucularına özel olarak hazırlanan 50 ideshot davetiyesinden yararlanabilirsiniz. Kayıt olmak için bu sayfadaki formu doldurup Davetiye Kodu alanına selcukhoca yazmanız yeterli.
———————————————————————————–
Bu yazı www.selcukhoca.com sitesinde yayınlanmıştır. Alıntılarda kullanım kurallarına uymanızı rica ediyoruz..
———————————————————————————–
Benzer Yazılar: